SRM Travel - anasayfa
I
I
I
 
 
Daha sonra bizim için bir tutkuya dönen Yellowstone seyahatine çıkmamız tamamen bir tesadüfler zinciriydi. Planlamamıştık, ne olduğu konusunda haberimiz yoktu, cebren ve hile ile çekiştirilerek götürülmüştük.
2001 yılında, her kış olduğu gibi yolumuz yine Amerika’ya düşmüştü. Yapacağımız tanıtım, slide show ve seminerlerin programlarını düzenledikten sonra, kalan vaktimizi de geçen zaman içerisinde artık müşteri-tur operatörü ilişkisini geçerek dost olduğumuz insanlarla görüşmek için ayırmıştık.
Aralarından, Türkiye’ye bizim vasıtamızla 3 kez gelen ve köşe bucak gezen, Teksaslı bir çift (Tyrell ve Alicia) bizi Yellowstone Milli Parkına davet etmek istediğini söyledi.  Tamam bu çiftle zaman geçirmeyi biz de çok istiyorduk ama Yellowstone Milli Parkı’da neyin nesiydi ve bizim kara kışın ortasında orada ne işimiz vardı? Gidecek başka yer, yapacak başka şey yok muydu sanki?
Yapılan sayısız telefon görüşmesi ve e-mail trafiğinden sonra, biz de artık daha fazla direnemedik, havlu attık ve “gidelim bari, orayı da görmüş olalım” dedik. Gitme zamanı yaklaştıkça, Alicia ve Tyrell yavaş yavaş hazinelerinin sırlarını bize açmaya başladılar. İlk önce öğrendik ki, Yellowstone Milli Parkı kuzey yarım kürede doğal hayatın en zengin ve en iyi korunarak kaldığı yer. Sonra da öğrendik ki, kışın buraya tekerlekli motorlu araç giremiyor. Ve öğrendik ki, burayı bir hafta boyunca kar motorsikletiyle arşınlayacağız.
Tedbiri elden hiçbir zaman bırakmayan bilinç altım bana hemen ultimatomlar vermeye başladı: çok soğuk, üşütürsünüz, ayılara yem olursunuz (ama sonra hatırladım ki kışın nasılsa uyuyorlar), düşersiniz, dünyanın bir ucunda bir tarafınızı kırarsınız, vazgeçin, değer mi... Ben bunları hekim olan Tyrell ile paylaştıktan sonra bana “Lale, ben bunları 5 yaşımdaki yeğenimle bile yapıyorum” dedi ve tasalanma konusu kapandı.
Ve biz sonunda Yellowstone Milli Parkı’na ulaştık. İlk gün kar motorsikletleri, kasklar ve kıyafetlerimizi deneyerek ve alıştırma yaparak geçti. Derece –15’i göstersede hava kuru olduğu için bunu pek hissetmedik. Kendimi astronot gibi hissetmeme neden olan tulum ve kaskı giyip, kar motorsikletinin üstüne oturup, hafifçe gaz verdikten sonra kocaman bir gülümseme suratıma yapıştı ve orada bulunduğumuz sürecede yüzüm hiç normal haline dönmedi. Her an her dakika sırıtıyordum. Ya Rabbi, ne kadar da zevkli.
Neresinden başlasam ki anlatmaya, en önemlisi daha önce hiç motor kullanmamış olan benim için bile kullanımı oldukça kolay. En kötü ihtimalle düşüyorsunuz, ama bol kara! Bu arada söylemem lazım, düşmek öyle kolay da değil, özel bir çaba göstermeniz gerek. Ben bir iki sefer elimden geleni ardıma koymadım.
Bu seyahatin en keyifli tarafı ise eşimi izlemekti. İkimiz de çok yer gezdik, çok keyifli şeyler yaptık, ama ikimizin birden aynı anda, aynı şeyi yaparken bu kadar hevesli olup, bu kadar keyif alması çok özeldi. Tankut cennette gibiydi. Motorun üstünde karları yararak ilerliyor, önüne çıkan tümseklerden atlıyordu. Bir iki kere beni “terkisinden” düşürmesine rağmen kendisini o kadar kaptırmıştı ki, fark etmedi bile.
Orada kaldığımız sürece, tüm günlerimizi açık havada, kar motorsikletlerninin üstünde geçirdik. Kıyafetlerimiz bizi her türlü hava şartlarından koruyordu. Binyıllardır sadakatle yüzlerce metreye püsküren gayzerler, sürüler halinde bizonlar (Amerikan buffalo), göç eden kuğular, tepemizden süzülen kartallar arasında geçen bu haftada, Wyoming, Montana ve Idaho eyaletlerinin kesişme noktası olan “Two Top” dağına çıkmayı da ihmal etmedik, tabii kar motorsikletlerimizle.
Şimdi, resmilerimize bakarken ve bu seyahatimiz hakkında konuşurken farkediyorum, eşimle paylaştığım en özel gezi olmuştu. Kayak yapmayı seven ben ve kayak yapmayı sevmeyen Tankut için sonunda ikimizin de aynı heyecanla beklediği bir kış tatili keşfetmiştik.
---------------------------------------------------------------------------------------------------
 
 
copyright©1997-2005 SRM Turizm - www.srmturizm.com I www.srmtravel.com